İnsandaki İnat Nefret Cimrilik Duyguları Doğuştan mıdır?
Duygular ve duyuların tamamına hissiyat denir ve hayattan kaynama suretiyle kalpte, ruhta ve vicdanda ortaya çıktığı gibi, azalarda da şehvet, öfke ve dimağda akıl gibi duygularla ortaya çıkar.
İnsanda, aşk, nefret, inat, öfke, endişe, hırs, şehvet gibi binlerce hissiyat vardır. İnsan, bu duyguları yaratıldığı istikamette kullanmakla sorumludur. Örneğin, ateşin yakma özelliğini yok edemezsiniz. Allah’ın bir nimet olarak yarattığı ateşi yaratıldığı yönde kullanarak kendimize hizmetçi yapmamız gerekirken, yanlış yerde kullanarak düşman etmek nasıl yanlış ise; Allah’ın bize bir ihsan ve ikram olarak verdiği duyguları da yaratıldığı istikamette kullanmak gerekir.
Örneğin, insanda bulunan kin ve nefret duygularının yok edilmesi mümkün değildir. Ancak bunları istikamette kullanmak insanın elindedir. İnsan günahlara, nefsine ve şeytana karşı kin ve nefret duymalı, bu duygularını onlar için kullanmalıdır. Ancak nefsine değil de mümin kardeşine karşı kullanırsa kendisinde bulunan bu duyguyu yanlış yerde kullanmış ve günah işlemiş olur. Halbuki nefsimize ve şeytanımıza karşı bu duyguları kullanabilsek sevap işlemiş olacaktık. Bu hasletler insan için sevap mahalli olması insanın elindedir.
İşte, nefsin mahiyetinde yer alan duyguların, arzuların hayra yönlendirilmesi, nefsin öldürülmesinden, yani büsbütün sesini kesmekten çok daha faydalıdır. Bu ise, nefsin arzu ve isteklerine iyi bir mecra bulmak, onu hayırlı şeylere sevk etmekle olur; coşarak çevreye zarar veren bir nehrin önüne baraj yapmak ve onunla çevreyi sulamak gibi.
Beden hayatiyetini ve canlılığını ruha borçludur. Kalp ise bunların dışındaki alem-i manaya açılan duyguların merkezi olan bir latife-i rabbaniyedir. Nasıl ki insanın hayatını devamının zenbereği ve motoru olan ve kanı bütün bedene pompalayan ve böylece tüm hücrelerine kadar gıda ve devayı gönderen kalbin vücuttaki yeri ne ise, “sevmek, nefret etmek gibi” manevi duyguların merkezi olan vicdanın makes bulduğu yer de manevi kalb olup bir latife-i rabbaniyedir.
Aynı şekilde aklın ürünü olan fikirlerin makes bulduğu, aksettiği ve ortaya çıktığı yer de dimağdır. Aklın ürünü olan fikirler dimağda ortaya çıktığı gibi, vicdanda bulunan binlerce hissiyatın ortaya çıktığı yer de kalptir.
Sır dediğimiz şey ise kalpten ilahi hakikatlere açılan kapılarıdır ki kalp bunlara ayine olacak şekilde iman ve ibadet, güzel duygular ve güzel ahlak ile temizlenince temiz ve parlak bir cama dışarıdaki varlıklar aksettiği ve göründüğü gibi ilahi ve Kur’ani hakikatler buraya aksetmektedir.
Fıtrat itibariyle bazı kimseler, diğerlerinde daha cesur, daha cömert bir genetik kabiliyete sahip olabilir. Ancak şunu diyebiliriz ki, bir kimseyi iradesinin dışında kötü reflekslere sevk edecek zorunlu bir rotanın yaratılıştan çizilmiş olması insanların tabi oldukları imtihanın adil özelliğini zedeleyecektir.
Bu sebeple, hiç bir fıtri olumsuz özellik insanın iradesini rafa kaldıracak derecede bir etkinliğe sahip değildir. Zira şunu çok iyi biliyoruz ki, hiç bir fen biliminin kesin doğru olan bir verisi Kur’an’ın doğru anlaşılmış bir hükmüyle çelişemez. Halbuki, şayet yaratılışta var olan bazı genetik faktörlerin olumsuzlukları kişinin iradesini ortadan kaldıracak bir yapıda olduğunu düşünürsek, Allah’ın insanlara -haşa- komplo kurduğunu kabul etmemiz gerekir.
Oysa Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunu gösteren yüzlerce delil var ve bu konuda binlerce eser yazılmıştır. Kur’an Allah’ın sözü olduğuna göre, söylediği her şeyin doğru olduğunda şüphe yoktur. O halde, Kur’an’ın defalarca “Allah kullarına zulmetmez” manasına gelen gerçeği vurgulaması, insan iradesini ortadan kaldıracak bir yapının söz konusu olmasının mümkün olmadığının göstergesidir.
Şunu da söyleyelim ki, şecaat, cömertlik gibi olumlu bazı faktörlerin insanların fıtratında farklı tonda bulunması mümkündür ve vakidir. Allah’ın İmam Gazali’ye verdiği aklın ve zekanın diğer pek çok kimseden daha fazla olması asıl imtihana zarar vermediği gibi, bunu Allah’ın bir lütfu olduğunu kabul etmek gerekir.
Deli olan kimselerin imtihana tabi tutulmamaları bu konuyu ortaya koyan önemli bir açıklama mahiyetindedir.
Duygular ve duyuların tamamına hissiyat denir ve hayattan kaynama suretiyle kalpte, ruhta ve vicdanda ortaya çıktığı gibi, azalarda da şehvet, öfke ve dimağda akıl gibi duygularla ortaya çıkar.
İnsanda, aşk, nefret, inat, öfke, endişe, hırs, şehvet gibi binlerce hissiyat vardır. İnsan, bu duyguları yaratıldığı istikamette kullanmakla sorumludur. Örneğin, ateşin yakma özelliğini yok edemezsiniz. Allah’ın bir nimet olarak yarattığı ateşi yaratıldığı yönde kullanarak kendimize hizmetçi yapmamız gerekirken, yanlış yerde kullanarak düşman etmek nasıl yanlış ise; Allah’ın bize bir ihsan ve ikram olarak verdiği duyguları da yaratıldığı istikamette kullanmak gerekir.
Örneğin, insanda bulunan kin ve nefret duygularının yok edilmesi mümkün değildir. Ancak bunları istikamette kullanmak insanın elindedir. İnsan günahlara, nefsine ve şeytana karşı kin ve nefret duymalı, bu duygularını onlar için kullanmalıdır. Ancak nefsine değil de mümin kardeşine karşı kullanırsa kendisinde bulunan bu duyguyu yanlış yerde kullanmış ve günah işlemiş olur. Halbuki nefsimize ve şeytanımıza karşı bu duyguları kullanabilsek sevap işlemiş olacaktık. Bu hasletler insan için sevap mahalli olması insanın elindedir.
İşte, nefsin mahiyetinde yer alan duyguların, arzuların hayra yönlendirilmesi, nefsin öldürülmesinden, yani büsbütün sesini kesmekten çok daha faydalıdır. Bu ise, nefsin arzu ve isteklerine iyi bir mecra bulmak, onu hayırlı şeylere sevk etmekle olur; coşarak çevreye zarar veren bir nehrin önüne baraj yapmak ve onunla çevreyi sulamak gibi.
Beden hayatiyetini ve canlılığını ruha borçludur. Kalp ise bunların dışındaki alem-i manaya açılan duyguların merkezi olan bir latife-i rabbaniyedir. Nasıl ki insanın hayatını devamının zenbereği ve motoru olan ve kanı bütün bedene pompalayan ve böylece tüm hücrelerine kadar gıda ve devayı gönderen kalbin vücuttaki yeri ne ise, “sevmek, nefret etmek gibi” manevi duyguların merkezi olan vicdanın makes bulduğu yer de manevi kalb olup bir latife-i rabbaniyedir.
Aynı şekilde aklın ürünü olan fikirlerin makes bulduğu, aksettiği ve ortaya çıktığı yer de dimağdır. Aklın ürünü olan fikirler dimağda ortaya çıktığı gibi, vicdanda bulunan binlerce hissiyatın ortaya çıktığı yer de kalptir.
Sır dediğimiz şey ise kalpten ilahi hakikatlere açılan kapılarıdır ki kalp bunlara ayine olacak şekilde iman ve ibadet, güzel duygular ve güzel ahlak ile temizlenince temiz ve parlak bir cama dışarıdaki varlıklar aksettiği ve göründüğü gibi ilahi ve Kur’ani hakikatler buraya aksetmektedir.
Fıtrat itibariyle bazı kimseler, diğerlerinde daha cesur, daha cömert bir genetik kabiliyete sahip olabilir. Ancak şunu diyebiliriz ki, bir kimseyi iradesinin dışında kötü reflekslere sevk edecek zorunlu bir rotanın yaratılıştan çizilmiş olması insanların tabi oldukları imtihanın adil özelliğini zedeleyecektir.
Bu sebeple, hiç bir fıtri olumsuz özellik insanın iradesini rafa kaldıracak derecede bir etkinliğe sahip değildir. Zira şunu çok iyi biliyoruz ki, hiç bir fen biliminin kesin doğru olan bir verisi Kur’an’ın doğru anlaşılmış bir hükmüyle çelişemez. Halbuki, şayet yaratılışta var olan bazı genetik faktörlerin olumsuzlukları kişinin iradesini ortadan kaldıracak bir yapıda olduğunu düşünürsek, Allah’ın insanlara -haşa- komplo kurduğunu kabul etmemiz gerekir.
Oysa Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunu gösteren yüzlerce delil var ve bu konuda binlerce eser yazılmıştır. Kur’an Allah’ın sözü olduğuna göre, söylediği her şeyin doğru olduğunda şüphe yoktur. O halde, Kur’an’ın defalarca “Allah kullarına zulmetmez” manasına gelen gerçeği vurgulaması, insan iradesini ortadan kaldıracak bir yapının söz konusu olmasının mümkün olmadığının göstergesidir.
Şunu da söyleyelim ki, şecaat, cömertlik gibi olumlu bazı faktörlerin insanların fıtratında farklı tonda bulunması mümkündür ve vakidir. Allah’ın İmam Gazali’ye verdiği aklın ve zekanın diğer pek çok kimseden daha fazla olması asıl imtihana zarar vermediği gibi, bunu Allah’ın bir lütfu olduğunu kabul etmek gerekir.
Deli olan kimselerin imtihana tabi tutulmamaları bu konuyu ortaya koyan önemli bir açıklama mahiyetindedir.